(İNSANLIK)-(İNSANİLİK)=SIFIR

Kalmamış.

Kalmamış kimsenin kimseye tahammülü, kalmamış sokakta insanım diye gezen hiç kimsenin merhameti, kalmamış vicdanları, kalmamış sabırları.Her gün yan yana olduğu arkadaşına yeter artık konuşma diye bağırabiliyor bazıları, yolda çarptığı bir hayvana dönüp bakma gereksinimi duymuyorlar, aynı sokak üzerinde oturan iki komşunun köpeği yoldan geçerken yola pisledi diye öldürmekle tehdit edenler var, aynı evde yaşadığı eşine tahammülü kalmamış olanlar, iki kardeş aynı odada uyumayı hakaret kabul ediyor bu çağda, yolda yürüyen yaşlıya hürmet yok, otobüslerde yer kapmaca oynanıyor artık, yolda birine saat sorarsam bıçaklanır mıyım diye düşünmüyor da değil insan.

O kadar tahammülsüz olduk ki bir çiçeğin büyümesini beklemek yerine büyümüş olanı alıyoruz. Aylarca çalışıp öğrenirdik lisede ilk okulda dersleri şimdi 10 dakikada matematik bir hafta da o sınav bu sınav tarzında konu anlatımları var. Amaç denen kavram yok olmuş sanki tek dert sonuç olmuş, olsun da nasıl olursa olsun, ahlaki yönden uygun değilmiş, yanlışmış, bir başkası üzülürmüş, hakkını yermişim yok. Bencillik sıradanlaşmış, vurdumduymazlık revaçta, insanı insan yerine koymuyoruz artık. İyilik paylaştıkça çoğalamıyor iyilik olmadığı yerlerde.

Bakın pencereden, balkondan 10 dk insanları izleyin bir kişi bile sizin sürekli aynı yere baktığınızı yada kendisine baktığınızı fark etmeyecek bile. Dünya derdine o kadar çok düştük ki (ben dahil) değer verdiğin üç insani özellik söyle deseler ezbere konuşuruz sevgi,saygı, merhamet… Eşin olacak insanda aradığın özelikler neler desen yine sevgi,saygı, merhamet…

Velhasılıkelam arada bir şöyle bir durmamız gerek, (elindeki işini bırak bir dur) bulunduğumuz konumu sorgulamak için, sağımızı solumuzu fark etmemiz için,hayatta ne olup bitiyor diye bir bakmamız gerek etrafa, şöyle bir durup ne yapıyorum ben demeliyiz.

Her gün kadın cinayetleri haberi duyuyoruz, sınav stresine dayanamayıp intihar eden küçük kardeşlerimiz var, kız erkek kavgası yapanlar, sosyal medyada yapılan tacizler… Ben evimde otururken her gün onlarca kavga duyuyor ve görüyorum tüm dünyadaki oranı siz düşünün…

Ne oluyor? Bu kadar mı bozulduk ? Biz bu muyuz? Bir kedi bile ilgi,sevgi beklerken insanın insana yaptığı canilik değil mi ? Peki bu düzen değişir mi? Sokaklarda sevgi dolu insanlar görmemize daha ne kadar var? İmkansız der gibisin. Haklısın sanırım imkansız .

Zaman geçtikçe ruhumuzdan bir şeyler eksiliyormuş gibi hissediyorum, kaskatı oluyor kalbimiz ne merhamet kalıyor ne vicdan… Tek temennimiz “değmesin yağlı boya” gerisi mühim değil değil mi?

“İnsanı insan yapan edeptir, edep ise güzel sevmeye sebeptir.”MEVLANA

GİTMEk

Gitmek gerek. Bağının kalmadığı her şehirden, her evden, her kalpten gitmek gerek. Belki anılarınla beraber bir bavulu doldurmayacak olan eşyaları da bırakmak gerek arkanda. Bıraktığın her parça yük değil miydi kalbine? Büyük yüklerdi.

Evet gitmek gerek. Güneşi görmek için, mutlu olmak için, yeni bir hayat kurmak için, tükenmemek için, yaşadım diyebilmek için, korkularınla yüzleşebilmek için, umudunu son damlasına kadar kullanmadan daha fazla ‘can’ kırıklarında yürümemek için gitmek gerek.

Evet gitmek gerek. Gidiyorum. Anılarımı, hayatlarımı, yabancı yada tanıdık yüzleri geride bırakarak gidiyorum. Boş boş oturup hayaller kurduğum tekli koltuğumu da bırakıyorum yıllarca baktığım minik balığı da bırakıyorum, güzel kokulu çiçeklerimi, kahve fincanımı, kitaplarımı, anılarımı, gözyaşlarımı bırakıp gidiyorum. Anahtarımla beraber kalbimin bir parçasını da kapının iç tarafında bırakıp gidiyorum.

Evet bazen gitmek gerek.

Gitmek

Bu günlerde herkes gitmek istiyor
Küçük bir sahil kasabasına
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam ayni şey…
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir..
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hani kendimizden razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz iste.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.

“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
is, Güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kus olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
isi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağım köpeğim olduğunun farkında
Herkes onu o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım.

Barik ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabi yapanlar, ama az
Sadece kaymak tabakası
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün
Sabah 9, aksam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar midir bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç.
Ama olsun… istemek de güzel.

şiir: CAN YÜCEL

Gözlerini Kapat

Manzaralı olmayan ama manzaramı kendi kendime yarattığım, yıllarca benim diktiğim ama onların inatla kuruduğu, sebebini bilmediğim hastalıklara yakalanan daha sonra kendimce bakımlar uygulayarak yaşatmayı ve gülümsemeyi öğrettiğim isimlerini hiçbir zaman aklımda tutamadığım bazıları sanki her an solmaya hazır bekliyormuş gibi duran çiçeklerle kaplı bir balkonum var beton yığınlarının arasında yaşamanın var olmanın mümkün olduğunu öğrendiğim çiçekler, bir taşı bile yarıp çıkabilecek güçte ama birkaç gün ilgilenmediğimde intihar edebilecek çiçekler, hepsi psikopatlar.

Akşamüstüydü, kahvemi almış balkon masasında çiçeklerin bana ayırdığı bir fincanlık yere çok da özenmeden yaptığım, balkona çıkana kadar yarısının tabakla çoktan buluşmuş olmasını da önemsemeden kahvemi masaya bıraktım. Olur ya bazen aldığınız nefesi geri verene kadar içinizde hissedersiniz işte öyle bir nefes aldım. Yorgunluktan altlarında mor halkalar oluşmuş pek bir parlaklığı kalmamış bir o kadar bomboş bakmaya alışmış gözlerimi kapattım ve tekrar nefes aldım, iliklerime kadar… Sanki şehrin gürültüsü, pisten biraz hallice olan o tuhaf havası, insanların konuşmaları, yoldan her gün aynı saatte bağırarak geçen hurdacıyı artık duymuyordum. ‘Keşke’ dedim bir an keşke hep bu kadar sessiz olsa hayat duymak istediklerimizi duysak sadece , henüz gözlerimi açmamıştım ki yüzüme vuran aceleyle salaş bir şekilde toplanmış saçlarımın arasında dolanan rüzgar… Rüzgar, sanki ben özgürlüğünün sembolüyüm der gibi esmiş, içime de anlık bir huzur doldurmuştu. Yaşadığını hisset diyordu sanki.

Hissettim. Yaşadığımı hissettim ,özgür olduğumu hissettim. Bir rüzgarın esişinde birde yağmur damlalarının yüzüme vuruşunda hissettim özgürlüğü, var olmanın tarifsizliğini. Biraz zaman geçti gözümü açtığımda her şey yerli yerindeydi, şehrin gürültüsü de üzerime geliyormuş gibi duran binalar da. İnsanlar daha hızlı hareket ediyor, kornalar daha çok ses çıkarıyordu. Rüzgar önceki naifliğini kaybetmiş sanki rahatsızmış gibi rastgele esmeye başlamıştı. Oysa birkaç dakika önce hayat ne kadar güzel ne kadar da kolaydı. Belki huzur gözümüz açıkken bizimle olmamak için yemin etmiştir, belkide sadece insanlar sustuğunda geliyordur ama kafamızın içindeki insanlar ama sokaktakiler…

Sence huzur ne? Ne zaman geliyor sadece senin yaşadığını sandığın dünyana?

Hayatınız Roman Olsa…

Yıllar sonra bir yerlerde karşılaşırsak bak yüzüme kaç tane çizgi varsa gözlerimin altınsa o kadar sevmişimdir seni, kaç beyaz varsa saçlarımda o kadar kırmışsındır beni, gülmeyi bırakmışsam da anla ki bende kalmamışsındır artık. Bak yüzüme, bak gözlerimin içine belki gözlerimin rengine çizdiğim gülüşünün bir parçası kalmıştır  bir yerlerde.

 Şimdi beyazlayan saçlarıma mı anlatsam seni, saçlarım beyazladı diye mi ağlatsam seni bilemiyorum. Var mıydın kaderimde yoksa kıyısından köşesinden geçmemişmiydin duygularımın. Sahi ne vardı sende bu kadar sevecek kendi kalbime veda edecek kadar. Göz yaşlarım bir yerlerde olmuş mudur sel? Karışmış mıdır yaktığın hayallerimin külü rüzgarlarına? Bir ben karışamadım ne akıllıların ne delilerin arasına. Anlatamıyorum senin üzerine kurduğum hayallerimi kimselere. Masal olsun yüzünü gözünü sevdiğim masal olsun sevemeyişin, masal olsun gelmeyişin. Okumayı da sevmezsin sen biliyorum yazdığım masalı yine kendim okur otururum.

Sahi neydi seni Everest’in tepesine çıkaran, ben mi? Benim gibiler mi? Sonsuza kadar sürmezdi bu karşılıksız hülya , kopacaktı en kuvvetli halat bile olsa anla.

Sen mi bana kızacaksın şimdi  ben mi sana yalvaracağım gitme diye? Sahi hiç geldin mi bana, uğradın mı gönül semtime yanlışlıkla da olsa ?

Hiç mi geçmedin? Adını da mı duymadın? Peki ya iki sokak ötesinden bile mi geçmedin?

Neyse o zaman olsun varsın canın sağ olsun! Bundan sonra bütün sözler boşa gidecek, bilseydi yazmayı öğreten hocam sürekli seni yazdığımı, “kör cahil kal” derdi eminim.

Kör cahil olmasam yazar mıydım büyük harflerle SENİ bana.

  Bir kalp kendi romanını nasıl yazar biliyor musunuz? Körkütük aşık olduğunda hayatınız artık bir roman gibidir. Bir heves başlarsınız okumaya çok güzeldir bir o kadar da sürükleyici. Kaybedersiniz kendinizi. Bir bakmışsınız sayfalar tükeniyor nasıl bitecek diye merak etmeye başlarsınız. Son beş sayfa,son dört,üç,iki derken…

Bende elimde kendi romanımın son sayfasını tutuyorum . Bütün sayfaları tek tek okumuş asıl merak ettiğim yere gelmişim, birinin hayatının son birkaç dakikası gibi bir romanın son sayfası ama gel gör ki son sayfanın yarısı yırtılmış, yok edilmiş. Mevcut sondan memnun olmamış mıydı benden önce okuyan. İşte hepimizin romanının son sayfaları yarım, sonsuza kadar merak edeceğiz belki tahminler yürüteceğiz ama netlik yok, son yarım sayfada ne olduğunu kimse bilmiyor. Tıpkı yaşamlarımız gibi dün var, bugün var, ama yarın ? Giriş var, gelişme var, peki ya sonuç? Şöyle düşünün dün geçti bugünde geçiyor ama yarını değiştirmek sizin elinizde o yarım kalan romanın son sayfasını değiştirin. Elinizde olmayan şeyler için hayıflanmak yerine elinizdekileri güzelleştirin…

Artık bende öyle yapıyorum.

Akıl Alma Aklını Kullan!

Mükemmel değiliz olamayız da illa bir yerde kusurumuz yanlışımız olur. Fakat şöyle bir şey var ki bir yanlışı insan iki defa tekrarlamaz. Yani tekrarlamamalı. Öğrenmeli. Tekrarlıyorsa şayet bu bir tercihtir. Tercihlerinize dikkat edin! Başta yanlış olduğunu bilirsiniz ama karşı koyamazsınız. Yanlıştır belki ama içinizden öyle geliyordur. Bırakın yanlışı tercih edin, bu sizin hayatınız 2*2 ye her seferinde 5 diyebilirsiniz, cadde daha kestirme iken ara sokaklardan da yürüyebilirsiniz yada sevilmek varken sadece sevmeyi de tercih edebilirsiniz. Nasıl isterseniz öyle yapabilirsiniz. Fakat şunu unutmayın! Yanlış tercihler genellikle üzerler. Arkanıza dönüp baktığınızda doğrudan uzaklaşmış olduğunuzu görebilirsiniz ama geri dönebilmeniz için yine yeni bir yol aramaya kalkarsanız bu sefer seçtiğiniz yol çıkmaz olabilir ve geri döndüğünüzde doğru yolu göremeyebilirsiniz. Seçim yapmak sizin elinizde herkesin gittiği yoldan gitmemek için yanlış yola gitmeniz gerekmiyor.

  Sizde biliyorsunuz ki başkasından aldığımız akıllar bir kulağımızdan girip diğerinden çıkıyorlar.Hanginiz annenizin geç kalma demesine rağmen evinize vaktinde gittiniz? Hanginiz öğretmenin ödev diye verdiği şeyleri yaptınız? Hanginizin arkadaşı “o kız\oğlan sana göre değil” dediğinde de sizde “evet ya” dediniz? Hep imkansızın yada olmayacak şeylerin peşinden koştunuz tüm akıllara tüm yapma ikazlarına  rağmen dinlemediniz.(ben dahil) Hoop ayağınız bir taşa çarptı ve düştünüz o an aklınıza gelir size verilmeye çalışılan akıllar ama faydasız. Şimdi kalkın! Ve yolunuza devam edin. Baktınız yine düştünüz yine kalkın, çünkü hiç kimse başkasından aldığı akılları kullanmadı, kullanmayacak. Sizin kendi aklınızı kullanmanız lazım takıldığınız taşa her seferinde takılıp düşmek yerine yanından geçmeyi akıl edin!

BİZLER SIVI DEĞİLİZ, BULUNDUĞUMUZ KABIN ŞEKLİNİ ALMAMIZA GEREK YOK!

Bildiğiniz gibi herkesin ilgi alanları, hobileri,meslek edindiği bir iş var ve bizden sadece mesleğimizle ilgili olan alanla ilgilenmemiz isteniyor zıt bir branş ile ilgilenildiğinde tuhaf bakılıyor en azından ben öyle kişilerle karşılaştım mesela matematikçisin sadece matematikle uğraş, marangozsun sadece marangoz ol, doktorsun sadece sağlık alanıyla ilgilen, ressamsın, yazarsın, mühendissin ama sadece o alanlarla ilgilen ne kadar sığ bir düşünce değil mi? Bir matematik öğretmeninin edebiyatla, tarihle, resimle vs. ilgilenmesi yasakmış yada yanlışmış gibi davranmak neden yada bunu ne olmak istediğine karar veremeyen kişi olarak tanımlamak ne kadar doğru? Bilemiyorum gerçekten irdelenesi bir konu. Ben matematik öğretmeniyim ama çocuklarım yani öğrencilerim bir Cemal Süreya okumadıysa ,Leonardo da Vinci gibi ünlü bir ressamın Mona Lisa tablosunu kaç yılda yaptığını ve yaparken matematik kullandığını bilmiyorsa Çanakkale Savaşı sırasında destan yazan mehmetçiklerin bir günlerini sadece üzüm hoşafı ve bir parça kuru ekmekle geçirdiklerini bilmiyorlarsa sadece üzüm, şeker, sudan ibaret olduğunu düşünüyorlarsa kendi hak ve görevlerinin farkında değillerse ben matematik öğretsem ne işe yarayacak. Bir insan isviçre çakısı gibi olmalı çok yönlü, çok amaçlı ve o zaman öğreten olabilirsiniz, yaşadığımızı hissedebiliriz.

Öğretmen olmak şart değil sıradan bir kişi arkadaşlarıyla ailesiyle oturduğunda muhabbet etmek yerine televizyona kilitlenip her sezon farklı kişilerle aynı senaryoların oynandığı 3 saatlik dizinin iki saatinde hipnoz edilmiş gibi reklamları izliyor yada o telefonun 5 inç olan ekranının dışına çıkmayarak bir ömrü paylaşacağız yanımızdakilerle gerçekten böyle mi bir defa geldiğimiz hayatı bitireceğiz ? Farklı bir açıdan fenomenlerin kiminle evlendikleri, kaç çocuk yaptıkları, ayrıldıklarında kaç para nafaka aldıkları hayatınıza hiç bir şey katmayacak ve siz gün sonunda bomboş bir beyne sahip olmuş olacaksınız peki soruyorum size boş bir beynin mutfak masasının üzerinde duran tuzluktan ne farkı var?

Unutmayın çevrenizden aldığınız bilgiler kadar varsınız ve verebildiğiniz bilgiler kadar var edebilirsiniz. Aynı zamanda türkçe bilmeyen bir çocuğa yada bir kişiye aynı dilde bir matematik öğretemezsiniz herhangi bir matematik probleminden noktalama işaretlerini çıkardığınızda okuma yazma bilseniz bile o problemi çözemezsiniz. Kısaca kendini kısıtlama laf olsun diye okuma bir kitabı, bir okulu diploma için bitirme, arkadaşlarınla televizyon izlemek için buluşma, bir yemeği sadece doymak için yeme, bilgi her yerde bizler sıvı değiliz bulunduğumuz kabın şeklini almamıza gerek yok. İlle bir şey olacaksak gaz olmak en mantıklısı her yerdeyiz ve beynimizin sınırı yok.

(Not: Bu yazıdan sonra 1 inç kaç santimetre eder acaba diye merak ettiyseniz sınırsız bir insansınız ve daha fazlası mümkün. Düşünmediyseniz de problem değil 1 inç=2.54 cm olduğunu şimdi öğrendiniz)

Merakla yaşayın…

İKİ AVUÇ İÇİ KADAR HAYAT!

 İki avucunuzun arasına başınızı koyun dirseklerinizi dizinize dayayın, uzaklara dalın mutsuz insanları umutsuzları, açları,açıkları,adaleti,adaletsizliği,kendinizi düşünün ufacık avuçlarınızın arasına bu düşüncelerin nasıl sığdığını düşünün. Sel olacak, dağ taş olacak yere göğe sığdıramadığınız dertlerinizin, sevinçlerinizin iki avucunuzun arasına en fazla 10 cm lik alana sahip olduğunu düşünün. Zaman akıp giderken yok olduğunuzu aklınıza getirin bir saniyeyi bile geri alamadığımıza kafa yorun …

Zaman avuçlarımın arasında, insanlar ,dertler, mutluluklar söylenmişler söylenememişler, yutulmuşlar,kusulmuşlar hepsi iki avucumun arasında. Hepsine beynim yetmiyor, dar geliyor her yer ölümü düşünüyorum öldüğümü kaybolduğumu hissediyorum.

Kuşlar… kuşlar var burada bahar gelmiş gibi her yer rengarenk papatyalarla kaplı… Bitmesin istiyorum, doyamıyorum bakmaya. Gitmeyin kuşlar… gidiyorlar tekrar kaybolmak istiyorum tekrar tekrar…

Uyanıyorum onca güzelliklerin rüyasından. Eylül gelmiş bak yine bahar bitmiş olmalı, ben büyümüşüm sanki hissediyorum…

Büyümek ne demek tek başına olduğunu anlamak ve iki avucunun arasına bunu saklamak mı açsam avuçlarımı uçup gider mi acaba tüm yalnızlıklar tükenmişlikler sıkıntılar ? Gelir mi bahar yeniden ?

Hayır! Ben büyümek istemiyorum. Yine düşeyim dizlerim kanasın, kırılan oyuncaklara kaçan kedilere ağlayayım, annem terlikle kovalasın, babam ödevimi yapmadığım için bağırsın, kardeşimle annemi babamı en çok ben seviyorum kavgası yapalım. Tek derdim kalemimin bitmesi,defterimin köşesinin kıvrılması olsun. Silgim olmadığı için cetvelle vursun ‘örtmenim’ elime. Yine annemin dizine yatayım tonlarca soru sorayım sıkılmadan o cevaplasın, yine anneme inanayım.

Bütün soruları kendim cevaplamak istemiyorum, sızıp kaldığım tekli koltuğumda dünya dönerken uyanmak istemiyorum. Büyümek istemiyorum işte. Bunları hissettiğim zaman eylül sabahı olsun istemiyorum. Gerçi ne fark eder hangi ay hangi mevsim olduğu hepsinin anlamı farklı değil mi? Biri hüzün biri aşk biri ayrılık biri vuslat biri mutluluk biri papatya. En güzel bahar akşamında akdeniz gecesinde de kasvet çökebilir o lanet olası eylülde de şansın dönebilir.

Neden her mevsim farklı neden her ay her yıl her dakika farklı neden biz farklıyız ? Neden diller dinler, ırklar farklı ? Neden insanlar zil zurna gezer,neden geceleri uyuyamaz, neden düşünmek istemez ? Neden üzülür neden ağlarlar?. Düşündünüz mü?

İki avucunuzun arasında işte dünya, düşünün…

(tablo Van Gogh-Sonsuzluğun Eşiğinde)

SAHİP OLDUKLARINI HAK ET!

Mutlu olmak için neden yarını bekliyorsun?

Bence tam şuan yeri ve zamanı uyurken de mutlu olabilirsin, yorgunken yada sinirliyken…

Unutma yarın burada olmayabilirsin…

Gittiğin yerden gelemeyebilirsin yada gördüğün şeyleri göremeyebilir, duyduklarını duyamayabilirsin.

Tadını çıkarmalısın senin yaptıklarını yapamayanlar için de mutlu olmalısın yarını göremeyenler yada tam anlamıyla hayattaki tek telaşı para olan insanlar yerine de kahkahalar atabilirsin.

Biraz da insanları güldürün siz ağlayın demiyorum her şey yerinde ve zamanında olur tabi ki ama sahip olduklarınızı es geçip olamadıklarınıza üzülmeyin. İnsanlar ölüyor siz 3 günlük ilişkinin bitmesine üzülüyorsunuz hayvanlar evsizken siz evinizin küçük olmasından şikayetçi oluyorsunuz. 10 yaşındaki çocuk sırtındaki kocaman arabayla karton topluyor sen arabam benzin çok yakıyor o yüzden paramı denkleştiremiyorum diyorsun peki otobüse binmeyi düşündün mü yada yürümeyi… Sen markete bile yürüyerek gidemezken hiçbir şey yetmez sana, sen neden işe giderken 5 dk önce çıkıp yürümediğin için park yeri sorunu yüzünden cinnet geçirerek güne başlıyorsun.Değdi mi? Bilgisayarın hep daha hızlı olsun ıphone un hep XXL olsun istiyorsun. Yapma.

Birde çöpe attığın ekmeklerden de anlaşıldığı üzere bir ekmek yetmiyor ailene ama artan hep çöpte, bayat olan ekmeği yemiyorsun aç olan hayvana da vermiyorsun.İnsanlar açlıktan ölüyor diyorum senin çöpe attığın ekmekle geçinenler var ne olur yalvarırım onu oraya atmak yerine bir canlıyı doyur!

Çöpün başındaki küçük kardeşim, kimse senin sorununu görmez ama mutluluğun göze batar çünkü mutlusun ya hani iki adımlık yol için milyarlar dökmüyor alo demek için Graham Bell’i ağlatmıyorsun ya o zaman göze batarsın, zengine hırsız demezler fakirin eline geçen 10 lirayı nereden çaldı derler. Ahh… Sabret benim bebeğim, bir kızılderili atasözüne göre “Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son balık öldüğünde.,beyaz adam; paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” işte o güne kadar sabret.

Şimdi sözüm sana ey yüce okur ,amacın sadece senin mutlu olman olmamalı senin amacın hak edenlerle beraber mutlu olmak olmalı paylaştıkça çoğalan en güzel şey mutluluk. Bir gariban senin yüzüne bakıp gülümsediğinde birkaç kedi köpek her sabah seni kapında karşılamaya başladığında mutlu olacaksın ve sen bunu başardığında o gün kimse ağlamayacak. Kimse aç kalmayacak çocuklar ölmeyecek. Yaşlılar küsmeyecek renkler ayrılmayıp, fakir zengin diye sınıflar olmayacak.

Düşün, ne çok şey var değil mi mutlu olabileceğin?

Nasır tutan ellerinden öpüyorum çocuk.

SENİ YORAN KAÇ MASKE VAR YÜZÜNDE?

Hani hep gülüyorsunuz hep mutlu hep sosyal hep her şey yolundaymış gibi davranıyorsunuz ya işte ben sizin gece yatarken keşke dediklerinizi duyuyorum, ben sizin gözyaşlarınızı hissediyorum, ben sizin yüzüne tükürmek istediğiniz insanların yüzüne tükürüyorum, ben sizi yoran size işkence eden şeylere her gece küfrediyorum. Sende kendin için bu gece olmayan şeyleri yada seni yoran şeyleri değil de daha çok yoracak, kahredecek şeyleri düşün inan şuan yaşadıkların daha dayanılabilir gelecek seni mahvedenler sana mutluluk verecek.

Bu arada neden hep gülmek zorunda hissediyoruz biliyor musunuz?

Çünkü aciz görünmekten daha iyi, yıkılmış görünmekten daha cazip, kırılmış ve yıpranmış görünmekten daha çekici, hep bir adım geride olmaktan bir adım ileride, dinlemek yerine konuşmak daha tatmin edici. Mutlu görünüyoruz, gülmek zorunda hissediyoruz çünkü biz kendimizi kabul edemiyoruz, sevemiyoruz bir türlü dertlerimizi en kötü günümüz bu günmüş gibi geliyor.Ama değil. Yarın daha kötü olabilir ve sen bu gün tırnak üstü kadar yaralandığında gülmek zorunda bırakırsan kendini onu görmezden gelirsen yarın bütün vücudunu kaplayan kanseri saklamaya çalışırken daha çok çaba harcayacaksın daha çok yorulacaksın. Neyin doğru olduğuna sen karar ver. Hayatta bir tek siz değerlisiniz başkaları için yaşamaktan vazgeçin ben mutlu olmazsam beni terk eder, benimle arkadaş olmaz yalnız kalırım diye asla düşünme bazı yollar yalnız yürünmeli bazıları da birkaç kişiyle ama zorla yanına alamazsın kimseyi yanında olmak isteyen takılır peşine, içinde nefessiz yattığın tahta parçasını omuzlarında hissedene kadar sen ölene yanında kalırlar. Onlar için sen çabalamazsın hayalleriniz için beraber çabalarsınız. Tek başına gülmek için kalbinin yarasını örtmezsin beraber sararsınız yaralarınızı, beraber unutursunuz geçmişi. Velhasıl-ı kelam insanlar zorla değil kendi istekleriyle sizin yanınızda olmasını bekleyin hiçbir şey için -mış gibi yapmayın bu sendeki kalbe zarar sendeki beyne zarar ama bu başkalarına yarar.

Ne zaman?

Düşünüyorum… Bizde zamanın yersizliğinin kurbanıyız sanki “bizimde zamanımız var her şey gibi” derler ya zamanı var, doğru zaman değilmiş gibi ne kadar gereksiz bir söz sokmuşlar zamanın aklına.Belki de istediğin zaman her şey oluyordu önceden kim buldu erteleme kavramını, zamana bile ertelemeyi öğretmiş olsa gerek ki bir sürü zamandır zamanı var deyip bekliyor onca insan.

Ben mesela yaşıyorum diyebilmek için bekliyorum onca yıldır tam her şey yolunda diyorsun ama yolunda olan tek şey takvim. Sadece saatler akıyor ileriye doğru günler aylar geçiyor durmaksızın ama insanoğlu ne kadar memnun olasa da olduğu yerde sayıyor, sayıklıyor geçmişten alacaklarını gece gündüz ama yine de değişen sadece zaman, insanlar değil.

Peki inanmalı mıyız her şeyin zamanı olduğuna, yoksa inkar mı etmeliyiz zamanın esiri olduğumuzu, kendi dünyamızı yaratıp istediğimiz yerde zamanı geri alma tuşu mu koymalıyız bedenlerimizin bir köşesine? Karar veremiyorum bunun iyi mi yoksa kötümü olacağına, zira kendi zamanımızı geri almaktan geleceği görmeden ölebiliriz her seferinde en mutlu olduğumuz zamanda yaşamak ister insan geleceğin güzelliklerini fark edemeden. Neyse ki zamanı var her şeyin…